En geveze sessiz


Yüzüme baktı. Bir şey söyleyecek gibi gözlerini hızlı hızlı kırptı. Dudakları da kıpırdadı sanırım. Fakat ne olduysa az evvelki hareket, yerini ölgün bir sessizliğe bıraktı. Göz kepenklerini yarıya kadar indirip sadece burnundan nefes almaya başladı. Yine konuşmadı.

***

Hep yeni bir şeyler bulur, hizmetçisinden yönetmen tanıdıklarına kadar herkesle paylaşır, eleştiriden hiç gocunmazdı. Oluşturduğu düğüm çerçeveleri, dekupajları yeniden kurgular, saplantı halinde günlerce-gecelerce düşündükten sonra ancak perde açardı. Konuşurdu. Korkusuzdu. Bir edebiyat şaheserini sinemaya uyarlayacağını söylemesi böylesi bir çene düşüklüğü vaktindeydi. Göz bebeklerindeki heyecanı hatırlarım. Biz yine başaramayacağını düşünmüştük. Aktarmasıydı Yorumlamasıydı hep zor işlerdi. Herhangi bir konuyu jest ve mimiklerle anlatacak kadar yetenekliydi belki, bu yüzden bizden hep bir adım öndeydi, ama sözlerin cümbüşünden bahsediyorduk. İmkansızın sınır hattındaydı bize göre. Filmi konuştu, biz sustuk.

***

“Dostum, sana Faust’u okumamı ister misin?” Yarıya indirilmiş göz perdelerini biraz kaldırdı. Fakat ne kabul etti ne de reddetti. Gözlerinin hafif nemlenmesini onay işareti olarak yorumladım. Faust’u çok severdi. Gelişigüzel bir pasaj okumaya başladım.

“Günün adamı: Gelecek nesillerden bahsedilmesi kadar can sıkıcı bir şey yoktur. Bugünkü nesil eğlence istiyor. Onların hoşuna gidecek söz söylemesini bilmeyen sanatkar ne işe yarar? Duyguları, hırsları, heyecanları, hayalleri coşturmasını bilmeyenler, kalabalıkları çekemezler. Deliliği de kadro dışında bırakmadığınız takdirde halkın gazabından emin olursunuz.
Müdür: Hareket! Kafi derecede hareket olmalı. Seyre gelenler, düşünmek değil görmek isterler. Seyircinin gözleri önünden, ağızlarını açık bırakacak kadar çok şey geçirdiniz mi, muvaffak oldunuz demektir. Kalabalığı ancak kalabalıkla avutabilirsiniz. Herkes kendisine yakışanı seçer. Ortaya çok şeyler döken, çok kimseleri tatmin etmiş olur.”

Yerinde kıpırdandı. Gözlüğümün üstünden şöyle bir baktım. Öksürdü. Kalkar gibi yaptı. Hemen okumayı kesip elimi uzattım. “Dostum bir arzun mu var?” Sorularım sanki onu daha da sessizleştiriyormuş gibiydi. Yine hareketin yerini dinginlik aldı. Sesin boğazını sıkıp öldürdü.

***

blackDört yıl önce çekilmeye başlanmıştı sesli filmler. O ise sizin şimdilerde “Büyük Bunalım” dediğiniz şeyden sonra yatağa düşmüştü. Fakat hiçbir zaman bunalımının asıl nedenini anlayamadık.

Sessiz Dönem’in en gevezesiydi o. En hareketlisi. En cesuru. 27’de ilk sesli belayı çektiklerinde istikrarlı duruşunda hiçbir değişim olmamıştı. Bunun gelip geçici bir moda olduğunu söylemiş, hareketin temsiliyet gücünü, jestlerin-mimiklerin zihinde oluşturduğu etkiyi sesin asla alt edemeyeceğine inanmıştı. Bizi de inandırmıştı ne yalan söyleyeyim.

Kendisiyle konuşan gazetecilere kahkahalar eşliğinde, vücut diliyle, yüksek perdeden çıkan sesiyle geçmişten ve sessizliğin kalitesinden bahsediyor, öngördüğü geleceği ayrıntısıyla anlatıyordu. O kadar kendisini kaptırıyordu ki röportaj yapan adam araya girip yeni sorularla konuyu farklı bir mecraya çekmek için an kolluyordu.  Konuşuyordu. Neşeliydi. Konuşuyordu.

O yıl bu yeni teknolojiyi kullanan gençlerin imza attığı muazzam fiyasko onu gülümsetmeye yetmişti. O zaten hep haklı olurdu. Aradan zaman geçti. Ertesi yıl filmlerinde sesi kullananların sayısı artmaya başladı. Rusya’dan, Amerika’dan haberler geliyordu. Hatta Almanya’dan. O ise bunu hiç umursamıyor, hepsinin tükürdüklerini yalayacaklarını söylüyordu. Sonra kahkaha atıyordu. Zaten hep konuşuyordu. Karısı 13 Mart gemisine binip Albay William’la Amerika’ya kaçtığında dahi umursamamıştı.

***

Gözlerini bana dikmiş bakıyordu. Ben de gülümseyerek mukabelede bulundum. Derin bir hırıltı geldi boğazından. Endişelenip ona doğru eğildim. Eliyle durdurdu. Tepki vermesine şaşırmıştım, kalakaldım öylece. Dul kızına seslenip su getirmesini rica ettim. Tetikte bekliyormuş gibi hemen getirdi. İki kolu yorgandan dışarıda duran babasının başını okşayıp bardağı dudaklarına götürdü. Baştan mızmızlansa da bardağı yarısına kadar içti.

***

Derken işte o bildiğiniz felaket geldi. Gazeteler, işsiz kalanların fabrikalar önündeki protestolarını, grevleri bahane bilip lokavta dönen patronları, politikacıların sağduyu bildirilerini ve iktisatlı davranma çağrılarını yazıyor, günaşırı büyük bir olay duyuluyordu. Artık öyle bir hal almıştı ki herkes korkuya kapılmış, hiçbir şey yapmak istemiyor, evine ekmek götürmeyi tek vazifesi biliyordu. Fiyatlar tavan yapmış, karaborsa patlamıştı. Sıkıntı her yere nüfuz etmişti. Sinema da buna dahildi.

O sene o da paraya ihtiyaç duymuş, yapım şirketlerine daha sık gider olmuş. Eski dostları, ona tapan insanlar böyle bir atmosferde yeni bir film çekemeyeceklerini söylemişler. Başka kapıları da denemiş. Fakat nereye gittiyse herkes ekonomik sıkıntıdan bahsetmiş, yeni bir filmin masrafını karşılayamayacaklarını söylemişler. Yerinden duramazdı o. Giderleri azaltmak için B filmi hatta kısa metrajlı çekme teklifinde bulunmuş. Bunlar dahi reddedilmiş. Aç-susuz kalmamıştı belki, ama maddi sıkıntı ile debelendiğinden emindim. Buna, kızına cehennem azabı yaşatan damadına boşanması karşılığında verdiği yüklü meblağ da eklenince iyice sıkıntısı artmış olmalıydı.

Fakat onu derinden yaralayan bu değildi. Dünya Savaşı’nda açlık çekmiş bir komutandı o. Hayır! Onun ruhunu mengeneyle ezen başka bir şeydi.

Sinemacıların toplandığı salonlardan birisinde oturuyorduk. Dışarıda yağmur vardı. O, ben ve birkaç sinema ehli siyah bir masa etrafında konuşuyorduk. Aslında o gün bile neşeliydi. Tamam eskisi gibi değildi belki, ama sohbeti oradan oraya kaydırma yetisine hala sahipti. Derken, yan masada oturan birisi –ismini vermek istemiyorum çünkü buna asla inanmazsınız- yeni çekilecek bir filmden bahsetmeye başladı. İster istemez algımızı tetikledi. Ağızlarımız bizim masada, kulaklarımız yandaydı. Çekilecek filmde yönetmen asistanı olan o zat, henüz öğrendiği birkaç yeni tekniği muhatabına ballandıra ballandıra anlatıyordu. Konuşma ilerleyince o kişinin sesli film çekilecek ekipte yer aldığını anladık. Bir gök gürültüsü duyduk dışarıda. Gayriihtiyari cama baktık. İşte tam o an, bizimkinin suratından pılını pırtını toplayıp kaçmakta olan neşesini gördüm.

Beklemediğimiz bir hareket yaptı. Sandalyesinde yan dönüp, babacan bir tavırla,

            “Hangi stüdyoda çekmeyi planlıyorsunuz?”diye sordu. Sesinde sadece merak vardı yahut biz öyle düşünmüştük.

            Genç, şaşırıp döndü. Aslında ilgi karşısında biraz da memnun olmuşa benziyordu.

            Gururla, “Wallerstein”dedi.

            “Wallerstein mı!” diye çığlık attı bizimki. Yüzünde, herkesin fark edemeyeceği bir şeyler değişti. “Emin misin?”diye ekledi.

            Karşısındaki, “Bayım, lütfen, hakaret ediyorsunuz!”diyerek dravdan ciddileşti.

Hiçbir şey demeden masamıza tekrar döndü. Biz de zaten konuşmuyor, onları dinliyorduk. Sonra ayağa kalktı, ayrılmak için izin dahi istemeden –ki normalde yapardı- bırakıp gitti. Kalakaldık. Hiçbir şey anlamadım. Fakat emin olduğum bir şey var ki suskunluğunun miladı o gündü.

***

tutsakGözleri tavana bakıyordu. Gülümsemeye başladı. Öksürüp boğazını temizledi. İki elini birleştirip tanrıya yakarır gibi kendi kendine bir şeyler mırıldandı. Sonra karşısındaki duvara asılmış olan ve en altında “Wallerstein Stüdyoları” yazan son filminin afişine bakarak gülümsedi. Bize döndü. Yine gülümsedi. Ne zamandır onu böyle görmemiştim. Kızı, alnında beliren boncuk boncuk terleri siliverdi. Kızcağız, elini tam çekmişti ki biricik babası öksürük nöbetine tutuldu. O halini bir vahamet olarak yorumlayan kız acele acele –kimdi hatırlamıyorum- birini çağırdı. O ise yatakta, sağ baş parmağını dudaklarına götürüp “Bağırmayın! Susun! Dinleyin!” dedi. Kesik kesik, yıllanmış ve kısık bir sesle. Bundan sonra üzerine bir sekinet hali çöktü. Eli usulca göğsüne düştü. Gözlerinin perdesi yavaşça indi. Odayı bir sükûnet kapladı.

***

Ölümünden beş yıl sonra kendisi gibi sesli belayı küçümseyen Charlie’nin bile sesi kullandığını duysa ne derdi acaba. Claire’ın sesli filmlerde rol aldığını. Pudovkinleri, Eisensteinları. Hiç bilmedi. Belki böylesi daha iyiydi onun için. En azından sessiz bir frekansta aynı dili konuştuğunu sandığı meslektaşları vardı yanında.

***

Hiç konuşmadığı kadar sustu.

 

Dünyanın Öyküsü, Sayı 9

İkinci Melek


Vapurdan iner inmez iskele meydanında durdu. Herkes her yerdeydi. Birkaç ufak ev tadilatı dışında değişiklik yok denecek kadar azdı. Ada hiç değişmemişti. Çarşı caddesine doğru kalabalıkla beraber yürümeye başladı. Bir kuruyemişçinin önünde durup içeriyi baştan aşağı süzdü. Bir ihtiyarla bakıştı. Sonra yürümeye devam etti.

***

Yolların beni tanıyacağını sanıyordum. Aldanmışım. Evden para aşırıp da doğruca bakkalına koştuğum Sabri amca bile tanımadı. Oysaki ta Bursa’dan bu İstanbul köşesine geçmişi yakalamaya gelmiştim. Geçmiş beni geride bırakalı çok olmuş.

***

Parkın orada durup denizden tarafa baktı. Gülümsedi. Biraz daha kıyıya gidip bir taş alıp sektirmeye çalıştı, beceremedi; suya ilk temasta denize gömüldü. Sırtını denize verip adanın tepesine doğru çıkan yokuşa doğru yürümeye başladı. Bağlamadığı ayakkabı bağcığı ise yere vurup vurup havalanıyordu.

***

Adayı bırakalı ne kadar oldu? On, on-beş, on-sekiz. Koskoca on sekiz yıl. Şu denize girip de kıyıda yüzdüğüm günler dün gibi. Mayom yok diye beyaz külotla taşların dibinde hem gizlice oynar hem de utanırdım, aman ilkokul arkadaşlarım görmesin diye. Görseler n’olcaktı sanki.

***

Bir ihtiyar hassasiyetiyle kaldırım taşlarına usul usul basarak yukarıya çıktı. Yokuşun bitiminde bir yokuş daha vardı. Onun bitiminde bir tane daha. Kınalıada’nın o ünlü direklerinin oraya kadar böyle bütün yokuşlar el ele birbirine bağlıydı. O istikamete doğru çıkıyordu.

***

Ondan istediğim ilk şey neydi bilmiyorum ama son olanı bisikletti biliyorum. Yüzüme bakmış, yanıtlamamıştı bile. Nedense o an yanımızdan geçen bir adam ve bisikletli oğlunun görüntüsü ile bu yokuşu özdeşleştirmişim. Aklıma mıh gibi çakılı kalmış.

***

toprak yolKilisenin karşısındaki Ermeni mezarlığının yanından yukarıya doğru yöneldi. Asfalt, bir noktada yerini toprak yola bıraktı. Belli ki ormanın kesilip yol açıldığı yerlerdendi. Yerinden yurdundan edilen ağaçların ruhunu bıraktığı yolda ötelerde bir yerde belli-belirsiz görünen kulübeye doğru ilerledi.

***

Elimi eline uzatmıştım. Çekmişti. Oysaki okula yazdırılan çocuklar annelerinin- babalarının elini tutar diye görmüştüm bir yerlerde. Tutmamıştı. Garipsememiştim ama. “Bir bildiği vardır”ı sonralardan öğrenmiştim. Öyleydi belki ama benim bilmediğim neydi, bugün hala bilmiyorum.

***

Toprak yolun kenarında, ormandan biraz daha çalarak inşa edilmiş tek odalı, bitişik iki evden soldakinin tam karşısında adımlarını noktaladı. Gözleriyle neredeyse her bir zerresini baştan aşağı süzdü. Birkaç adım daha atıp yoldan evin sınırları dahiline girdi. Bir kuyu kapağının üzerine gidip durdu. Gözleri paslı demire takılı kaldı.

***

Buraya dair hatırladığım ilk anı ne? Kuyuya düşmüştüm de Hacer teyze gelip çıkarmıştı. Hayır, bunun da öncesi var. Bu evde doğmuşum. Sanırım bütün hikaye de burada başlıyor. Düğüm orada atılmış. Bir melek beni getirmiş, bir melek annemi götürmüş. Belki de zamansız o dilimde birbirlerini selamlamışlardır bile. Babam bu ikinci meleğin selamına kızmış olacak ki ilkini hiç umursamadı. Halbuki din öğretmenim melekler günahsız varlıklardır, demişti.

***

Gözlerini yukarıya doğru kaydırıp cama getirdi. Pencereye değen gözleri, perdenin arkasındakileri görmek ister gibi yerlerinde dört döndü. Perdenin hareket ettiğini fark etmedi bile.

***

Tek başıma geçirdiğim akşamlar, bazen gece vakti ormandan gelen baykuş seslerinden korkup Hacer teyzelere gitmelerim hep bu evde geçti. Sahi ya, askerde ışığı neden kapattıklarını sorduğumda bu yüzden dalga geçmişlerdi benimle. Peki ya hâlâ uyuyamamamın nedeni? Envai çeşit psikoloğa gidip de çözümsüz geçen seansların esbabı? Bu evin bir yerlerinde mahfuz olmalı. Neresinde, hangi zamanında bilmiyorum, ama burada olmalı!

***

Perdenin arkasından bir kadın başı görünüp kayboldu. Sonra bir erkek başı daha. Birkaç dakika sonra evin tahta kapısı gıcırtılarla açıldı ve kadın terlikleri, çizgili eşofmanları ve beyaz atletiyle bir adam dışarı çıkıverdi. Penceredeki ikinci başın sahibiydi.

***

Babam bu kadar kızdığı için mi  ürküp bizim eve gelmemişti o ilk melek? Esra bu yüzden mi bana surat yapıyordu evde. Çocuklardan konu açıldığında karnımın şu orta taraflarına oturan taşın nedeni neydi? Muhakkak ki ben suçluydum ama suçum neydi, işte onu tam olarak bilmiyorum. Bütün soruların yanıtı bu evde gizli. Biliyorum. Hissediyorum.

***

Evden çıkan atletli adam, eve dik dik bakmakta olana seslendi: “Birader hayırdır?” Duymadı beriki. Adam, la havle çekerek bir adım daha attı. “Kardeş!” Bu sefer sesi ikaz yüklüydü. Fakat şimdi duymuştu. “Hiiiç” dedi. Adam önce şaşırdı, sonra gözlerini belerterek öfkeyle ona baktı.

***

Hiçbir şey nedensiz olamaz. Her sorunun bir çözümü olmalı elbet. Yâ Rabbi, benim çözümüm ne peki? Nerede yanlış yaptım?

***

“Birader ayıp oluyor, elalemin evini gözetlemek!” dedi atletli. Yüzüne baktı, “Eskiden burada otururdum da.” diye yanıtladı.“N’apalım?”dedi öteki. “Böyle olmuyor, aile var!”. “Biraz durup gideceğim.”dedi yabancı. Ev sahibi, içindekini artık daha fazla tutamayarak, “Birazı mirazı yok, uza kardeşim, Pazar Pazar manyak mısın nesin, …. git başımı belaya sokma!” Küfreden dudakların sahibine bakakaldı. O ses tonu. Ses tellerinin o titreşimi. O küfür. Tıpkı babasınınki gibi. Gülümseyerek adama doğru adım attı.

***

Doğru yerde olduğumu biliyorum ama soruyu yanlış soruyorum. Evet. Tersten sormalıydım. Nasıl bu zamana kadar aklıma gelmedi: Doğru olan neydi?

***

kanatAtletli adam, kendisine doğru gelen yabancıyı küfrederek itti. Adam sendeledi, bir iki adım kendini kontrol edemeyerek toprak yola doğru yalpaladı. Nihayet bir taşa takılıp düştü ve başını sivri taşlardan birisine vurdu. Bir “ahh” çekti. Ormana gizlenmiş kargalar uçuştu. Ense köküne kadar yarılmış olan başının arkasından kan sızmaya başladı. Atletli adam koşup yanına geldi, önce küfretti, sonra yerde yatan yabancının iyi olup olmadığını sorguladı, sonra yine küfretti. Kan birikintisi gittikçe arttı, titreme nöbetine tutulan beden belli bir süre sonra hareketsizleşti ve tamamen durdu. Suratında ise bir gülümseme takılı kaldı.

***

Anladım. Vallahi de billahi de anladım. Her şey o ikinci meleğin kanatlarında gizli.

Melamet Dergisi, Sayı 2

Mayıs-Haziran 2015

Kömür Karası


Sanki ihtiyarlara terk edilmişti köy. Ne gelen vardı ne giden. Fakat eski topraktan gidemeyenler vardı. Daha doğrusu gidecek bir yeri olmayan, bağdaş kurup usul usul ölümü bekleyenler. Bayramdan bayrama el öpmeye uğrayan gençler ise yerlerinde duramaz, iki güne üçüncüyü katamayıp gerisin geri kaçarlardı. Fakat o, 11 ay-7 gündür buradaydı. Henüz 33 yaşındaydı. 33 yaşında ve oradaydı.

“Hee, bizimkisi belediyeye girdi yavrum. Devlete sırt dayayacan bu devirde. Ötesi boş laf.”

Köydeki tek ineğin sahibi, Emine Bibiydi. Yeni gelini –adı öyle kalmıştı- nasihatliyordu. Eli de boş durmuyor, sağ ayağıyla güvenceye aldığı kovaya ineğin memelerinden bızzt bızzt süt sağıyordu.

“Hayırlısı bibi. İyi verdi mi bugün?”

“Verdi verdi. Allaha şükür, dibi kesilmedi alacamın.”

İnek nedense huysuzlandı. Gözlerini belertip yandan yandan yeni geline baktı, depreşmeye başladı. O küçücük Emine Bibi, bir anda aslanlaşıp “Höyyt” çekti ve hayvanı sakinleştirmeye çalıştı. Kızcağız tam “Niye huysuzlandı?”diyecekti ki arkasından birinin sertçe kendisini çimdiklediğini hissetti. Öfke çimdiğiydi. Birkaç gün orada iz bırakıp, o günü hatırlatacak cinstendi. Emine Bibi inekle uğraşadursun, genç kadın arkasına döner dönmez suratı bembeyaz kesildi. Bir çift göz sertçe bakıyordu. Herhangi birisinin kolay kolay anlayamayacağı bu bakışı hemen kavrayarak oradan uzaklaştı. Emine Bibi, onlar 5-6 adım uzaklaşana kadar arkası dönük olduğundan ne olduğunu fark edemedi. Uzaklaşan ayakları görünce de sanki olağan bir şeymiş gibi şöylece göz ucuyla bakıp işine devam etti. Fakat suratı düşmüştü. İnek de susmuştu. Süt de Çehov’un duvarından fırlamış silah gibi dökülmüştü.

***

“Ben sana evden çıkmayacaksın demedim mi lan!” dedi göbeği kapıdan henüz giren adam. Sanki göbek deliğinden konuşuyordu. Yemekte fazla kaçırmış ve ağzını da yeyivermişti adeta. Dudaklarından çok orası hareket ediyordu.

“Süt alayım de/”

Suratında patlayan şamarla kadının kırmızı halıya uzanması bir oldu.

Derin nefes alıp vererek, “Almayacaksın! Bana diyeceksin!” Bunu derken ağzından tükürler saçılmıştı etrafa.

Boylu boyunca uzanan kadın, elini yanağına götürdü. Kömür ateşiyle kavrulan soba gibiydi. Aklına başka şeyler getirerek gözlerinde beliren nemlenmenin önünü kesti. Ağlamak istemiyordu belli ki. Nemlenmenin ardındaki kan çanağını söndürmeye çalışıyordu.

Birbirlerini bir süre sessizce kestiler. Adam, kadına doğru bir adım attı. Kadın da üstüne gelen köpeğe sırt vermeden geri geri giden, kuyruğu dikelmiş bir kedi gibi vücudunu geriye doğru sürükledi. Adamın adımları daha hızlıydı. Gitti yanına çömeldi. Gülümsedi. Eliyle kadının başını okşadı.

Ellerini kadının saçlarında gezdirirken, “Sen zahmet etme diye diyorum yavrum.” dedi. Kadın sessiz sessiz halının desenlerini süzüyordu. “Hadi,” dedi adam,  eliyle hafifçe kadının koluna dokunarak. “Yemeği hazırla da yiyelim.” Sonra doğrulup koltuğa geçti. Ayaklarını diğer koltuğun başına uzatarak televizyonu açtı. Kadınsa bir ruh gibi yerden yükselip mutfağa doğru süzüldü. Zaten sanki hiç yoktu.

***

“Bunun gibileri alıp meydanda sallandıracan.” dedi, ölümün kıyısında yüzen TTK emeklisi ihtiyar.

“Ne meydanı, ne meydanı. Derisini yüzüp tuz basacan, tuz.”dedi akranlarından birisi.

Kendisini aldattığını düşündüğü için karısını 17 yerinden bıçaklayan adamın polislerin kolunda, başı önde araca bindirilmesini tvde izlerlerken daha birçok konuşma geçti.

madenci eliAhşap kapı aralandı. Rüzgar, sanki dışarıdaki soğuktan kaçıyormuş gibi hemencecik içeriye süzüldü. Bütün odayı aceleyle tur attı. Onun ardından bir göbek, salına salına içeriye daldı.

“Selam’ aleyküm ağalar.”dedi.

Yedi-sekiz kişilik koro hep bir ağızdan aleykümselamladı. Oturmadan evvel gözüyle kahveciye çay getirmesini işaret etti. Zaten hepi topu üç masa olan köy kahvesinde yırtık pırtık sandalyelerden birisini çekip televizyonun karşısına kuruldu.

“Çukurören’den Memmet göçükte kalmış.” dedi demin yaraya tuz basan ihtiyar. Haberi duymayan herkese duyurmak farzdı köy yerinde.

“Yaa,” dedi göbekli adam, “Ne zaman?”

“Dün. Akşam vardiyasında.”

“Siz nerden duydunuz?”

“Halil geldi karşı köyden. O dedi.”

“Kaçak madendeydi de mi o? Gelik’de?”

“Hee.”

“Allah rahmet eyleye.”

“Ölmemiş ki daha. Göçükteymiş.”

Hepsi manidar bir şekilde susuverdi. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra, çay geldi masalara. Lüpürdete lüpürdete içmeye koyuldular. Sonra bir eğlence programı başladı. Ona daldılar. Dışarıda bir köpeğin ağlama sesi duyuldu.

***

Kapı gıcırdayarak açıldı. İki tombul ayak lap lap banyoya doğru yöneldi. Islak zemine basar basmaz, ayaktan giren soğuk, uykudan mahmur gözleri faltaşı gibi açtı.

“Ayşeee, niye paspas atmadın kız buraya!”

Ses yoktu.

“Ayşeee!”

Yine ses yoktu. Yüzüne su çalıp dışarı çıktı. Bir daha bağırdı. Yanıt gelmeyince, ben sana sorarım diyerek odaları öfkeyle dolanmaya başladı. Son odaya kadar öfkesi dinmedi. Kilerde de bulamayınca durup kendi kendine düşündü. Eli de belinde atletini çekiştiriyordu. “Nere’ gitti lan bu!” diye mırıldandı. Ani bir kararla yatak odasına koşup iki dakikada üstünü giyip dışarı fırladı.

Dışarı adım atar atmaz ayaz, yüzünü yaladı. Montunu iyice kapattı. Bir süre etrafı süzdü. En ufak bir kıpırtı yoktu. Evler yarı ölümde, köy yakaza halindeydi. Çaprazdaki eve gidip tam bağıracaktı ki bahçede tavuklara yem atan kadını gördü.

“Hatçe Nine, Ayşe’yi gördün mü?”

“Ayşe mi? Yok. Deli Eminegile gitmiştir.”

Köy ahalisinin son derece isabetli tahminlerine güvenirdi. Seğirterek Emine Bibilere gitti. Daha dün paylamıştı oysa. Şimdi yapacağını biliyordu. Kapıyı ne zamandır üzerine kilitlemiyordu. Şimdi o görürdü.

Oraya varınca bağırdı:

“Bibiii, bibiii!”

Birkaç dakika öyle bağırmak zorunda kaldı. İçeriden iki büklüm çıktı kadın.

“N’oldu Salim, hayırdır?”

“Ayşe sizde mi?”

Kadın duraksadı. Desem mi demesem mi havasındaydı. Ses gelmeyince adam iyice şüphelendi.

“Bibi konuşsana Alla’aşkına.”

“Mıstafaylan  Gelik’e gittiler.”

Adamın şarteller attı.

“Ne Gelik’i. Ne cehenneme!”

“Göçük olmuş ya kurban.”

Adam sustu. O da ne diyeceğini bilemeyenlerin girdiği tuhaf hale büründü.

Karnı yüksek yüksek inip kalkıyordu. Kadına bağırmak istedi, kendini tuttu. Geri dönüp tam gidecekti ki vazgeçti.

“Ne zaman çıktılar yola?”dedi arkasını dönerek.

“Çok olmadı.”

Bu haber adamı rahatlatmıştı. Eve doğru koştu. Kapının önündeki arabasına atladığı gibi çalıştırdı. İleriden U dönüşü yapıp köy yolundaki çukurlara bata çıka, olabildiğince hızlı sürdü.

***

“Yenge kötü düşünme. Bir şey yoktur.”

Belli ki usta olan eller direksiyona dans ettiriyordu. Ayşe ise arka koltukta, iki büklüm durmuş, ileriye doğru, görmediği bir yere odaklanmış oturuyordu. Sağ elinin tersi ise dizine dayanmış seğiriyordu. Araba her on metrede bir havalanıp geri düşüyordu. Virajlarınsa haddi hesabı yoktu. Barajın yanından geçerken yavaşlamak zorunda olan araba, Ayşe’nin daha da telaşa kapılmasına neden olmuştu. Virajı alamamak değil, zamanı yakalayamamaktan…

***

Köy yolunda fırtına gibi ilerliyordu siyah araç. Basıyor, basıyor, adeta Azrail’i kışkırtıyordu. Normalde taş çatlasa 60 km ile gidilen yolları 80le hatta 90la alıyordu. Arkasında kara-gri bir toz bulutu bırakarak, kuşları ürküterek hızla ilerliyordu. Gaz pedalına ne kadar basarsa gideceği mesafeyi o kadar yakına çekecekmiş gibi asıldıkça asılıyordu. Tümseklere sövüyor, dönemeçlere öfke kusuyordu. Her hopladığında göbeği direksiyona çarpıyor, bir de ona küfrediyordu. Ama en çok ona kızıyordu.

***

kask“Nasıl olmuş?” dedi.

“Valla yenge ben de pek bilmiyorum ama domuzdamı çökmüş diyorlar. Ağaçlar kaldırmamış yükü. Millet de hemen kaçışmış. Allahtan yayılmamış.”

Kadının gözleri yaşlandı. “Bir tek o mu?”diyebildi, ‘Ölmüş’ diye ekleyemedi.

“Ben bi’ tek onu biliyorum yenge. Hem İhsan’a bir şey olsa duyardık, kalbini dar etme Allahını seversen.”

“Nasıl etmiyim Mustafa, nasıl etmiyim! Çocuğun yok ki anlayasın.”

Su İşleri Müdürlüğü’nün asfalt yoluna henüz varacaklardı ki araba bir anda ani bir fren yaparak durdu. Sarsıldılar. Ayşe ta öne doğru savruldu. Az kala kafası dikiz aynasına çarpacaktı. Durulunca öndeki siyah arabayı fark etti. Kapısı açıldı ve bir adam yalpalaya yalpalaya onlara doğru gelmeye başladı. Put kesilmiş, gözleriyle gelen adamı takip ediyorlardı. Ayak sesleri lap lap ederek yaklaştı, yaklaştı, ve arka kapının orada bitti. Kapı açıldı.

“İn arabadan!” dedi Ayşe’ye. Kadın melül melül bakıyordu.

“Salim abi!” diye sesini yükseltti öndeki şoför. Ne uyarıydı ne de tehdit. Ses tonuyla anlatılan cümlelerdendi.

“Mıstık sen karışma!”

“Abi!”diye sesini biraz daha yükseltti.

“Konuşma, ağzını kırarım bak. Benim helalimi götürmek sana mı düştü ulan!”

Bunları söylerken de Ayşe’yi kolundan kavramıştı. Çekip arabadan indirdi. Sürükleye sürükleye öndeki arabaya doğru götürdü.

Mustafa da derin derin soluyarak bunu izledi. Araba U dönüşü yapıp hızla yanından geçti. Geçerken Ayşe’nin, Salim’in omzunu yumrukladığını görebildi sadece. Uzun müddet de retinasına takılı kaldı bu görüntü. Kontağı çevirip gaza basması epey zaman aldı.

***

Öfkeyle burnundan soluyordu Salim. Ayşe de yan koltukta ondan farksızdı.  Bir süre böyle gittikten sonra direksiyonu aniden kırdı ve şehirlilerin Pazar günleri geldikleri mesire yerine çekti arabayı. El frenine sertçe asıldı ve arabayı istop etti.

Her taraf güz yapraklarıyla turuncuya çalmıştı.

“Bana sormadan nereye gidiyorsun lan elin adamıyla. Katil mi edecen beni!”

Elleri tokat atacak gibi havaya kalkmıştı.

“Abi, İhsan…” dedi Ayşe.

Öfkeli adam bir anda yumuşayıp elini usulca kadının saçlarına götürdü. Gözleriyle kadının yüzünü tarıyordu.

“Ne abisi yavrum, ben senin kocan değil miyim?” dedi. Zoraki gülümsüyordu. Ayşe aşağıdan aşağıdan baktı sadece. Adamın tombul parmakları bir aşağı bir yukarı geziniyor, kadının suratında ise hiçbir yumuşama emaresi okunmuyordu.

“He yavrum?” dedi Salim. İllaki bir tepki bekliyordu.

“Göçük.” dedi Ayşe.

Kadının saçlarında gezinen parmaklar gerilip, beşi birden kadının yüzünde patladı.

“Sıçtırma göçüğe şimdi!”

Kadının gözlerinden patır patır yaşlar dökülmeye başladı. Cephede pusu kurmuş, emir bekliyorlardı sanki. Rüzgar esse hücuma geçecekler gibi. İlk bahaneyle de süzülmüşlerdi işte.

“Gidicem ben!” dedi ağlayarak. Hem sesini de yükseltmişti. Salim buna şaşırsa da rolünü büyütmemek için kadının sesini kesmeye çalıştı.

“Bok gidersin! Kapının önüne koyarım, itler gibi oluklarda yatarsın. Benden başka kimin var ha! Benden başka kimin var!” Çenesini sıkmış, dişlerinin arasından konuşuyordu. Yumruk halindeki eliyle de Ayşe’nin sendeleyen kafasını itip duruyordu.

Elini ani bir hareketle cüzdanına götürüp bir banka kartı çıkartıp Ayşe’nin yüzüne tuttu. Parmaklarıyla da sanki almasın diye sıkı sıkı tutuyordu.

Üzerinde “Ayşe Karagöl“yazan kartı sallayarak, “Gider şikayet ederim, aldığın maaşı da keser devlet.”

Kadın, kızarmış gözleriyle, hıçkırmaya başlamıştı şimdi de.

“Giderim yeminle. Kocası madende yasak bölgeye sıçmaya inerken zehirlendi, derim. Maaş bağlansın diye de arkadaşları göçüğe atmış, derim. Sonra İhsan da sen de ortada dımdızlak kalırsınız.”

Yumuşak karnını bulmuştu kadının. Sinsice gülümseyip o damardan bir sürü şey daha sıraladı. Kadının ruhu ardarda gelen cümle darbeleriyle daralıyor, yıkılacak gibi oluyordu. Fakat elinden gelen tek şey yalvaran gözlerle konuşan ağzı takip etmekti.

“Abi öyle deme n’olur. Kardeşin…”

“Lan ben ‘abi’ deme demedim mi kaç kez!”

Elini bir kez daha kaldırdı, sonra vazgeçti. Yine yumuşadı.

Yandan yandan bakarak, “Ben İhsan’ın hem amcası hem babasıyım. Ben düşünmüyor muyum sanki?”dedi. Saçlarını okşadı.

Kadın, inanmak ister gibi baktı. Birçok şey söylemek istedi, ama sükûnete gömüldü. Bir süre sadece nefes alış sesleri duyuldu. Sonra Salim, arabayı çalıştırdığı gibi köye doğru usul usul, asla 60’ı geçmeden gitmeye koyuldu. Ayşe ise başını arabanın camına yaslamış, yüzünün yansıması ve arkasında silüet halindeki Salim’in görüntülerinin içinden sanki hiçbir şey olmamış gibi, köye geldiği ilk gün ile kömür karasına bulanan gelinliğini düşünüyordu.

 Melamet Dergisi, Sayı 1

 

Öykü Eleştirisinin Eleştirisi


Eleştiriler, şairin ateşini körükledi ve
dünyaya hayranlık duymayı öğretti.
Poe.

Güzelim ülkemizde “eleştiri” denilince aklımıza direkt olumsuz manaların gelmesi çok da inkar dahilinde değil sanırım. Fakat “edebiyat eleştirisi” denildiğinde bu manalandırma her nasılsa taban tabana zıt bir hale bürünüyor. Bizim bugün kitap eleştirisi, şiir eleştirisi, öykü eleştirisi dediğimiz şey eseri ve yazarı övmek şeklinde vücut bulmuş. Bundan rahatsız olan yalnızca ben miyim bilmiyorum ama en azından öykü eleştirisi konusunda bu rahatsızlığımı belirterek bir nebze olsun dile getirmek istiyorum. Kadrajı da yalnızca Türkiye’ye çeviriyor; hedef tahtama edebiyat dergilerini ve bloglarını alıyorum.

Nitelikleri sınırlı bir öykü okuru ve yazarı olarak öykülerin incelenmesini hep önemsedim. Takip ettiğim dergilerde de bunu görmek istedim fakat pek de umduğumu bulduğum söylenemez. Uzun süreli takiplerim sonucu şunu fark ettim ki dergilerde dosya konusu edilen “büyük” yazarlar ve çoğunlukla dergi sonlarında yer alan “tanıtım”lar dışında öykü eleştirisi konusu es geçiliyordu. Hatta “öykü-eleştiri” sıfatıyla çıkan dergilerde dahi bu böyleydi. Yerleşmemiş öykü eleştirisi kültürünün apaçık bir yansıması olduğunu düşündüğüm bu durumdan doğal olarak çok rahatsız oldum. Gençlere “kapı açtığını” ifade eden dergiler, onların yazılarını yayınlamakla kendi isimlerini tatmin ediyorlardı bana göre. Bakın, biz gençlere fırsat veriyoruz babında. Nedense aklıma Turgenyev’in Babalar ve Oğullar’ı geldi. “Baba”nın yeni nesili anladığını ispat etme çabası… Oysaki büyük abiler, o toy gencin öyküsünü alıp şöyle hallaç pamuğuna çevirseler ne kadar da faydalı olurdu. Neyse. Takip ettiğim dergilerin bende uyandırdıklarından bahsedip önerime geçmek istiyorum.

edebiyatdergileriDünyanın Öyküsü’nde Nemika Tuğcu hanım bu konuda çok büyük bir boşluğu dolduruyordu. Gençler öykülerini dergi editörüne gönderiyor, o da birer paragraflık eleştiri yazıyordu her sayıda. Yetmez ama evetti. Fakat mezkur dergi gerek Masabaşı Söyleşileri’nde gerekse bazı yazılarda ağzımıza bal sürse de ötesine hiç yeltenmiyordu. Roman Kahramanları ise aslında çok isabetli bir çizgide ilerlerken her ne hikmetse yalnızca “büyük” kalemlerin eserlerini ele alıyor, öykü özelinde kalmıyorlar. Kitap-lık, zaten güç bela öyküye yer ayırıyordu. 164. sayısında editör, artık daha fazla öyküye yer vereceklerini söylemişti. 164 sayfalık dergide 24 sayfa ayrılmıştı halbuki. İronik. Öykü eleştirisi beklemiyorduk zaten, “artırsın yeterdi” hani. Notos ise sadece öykü yayınlıyor. Zaten magazin dergisi gibi, birkaç yayınevinden çıkan kitap reklamlarıyla süslemişler. Dergi sonundaki tanıtımlar ona keza. Eleştiri yok. Reklam var. Sözcükler, bir gömlek önde fakat orada da sonuç hüsran. Bir ara Deliler Teknesi’nin beslemesi gibi çıkan Öykü Teknesi vardı, sonra beceremeyip birleştirdiler. Ondan birazcık umudumuz vardı, o da dosya konusundan öteye geçemedi. Sonra da öldü gitti, bir haller oldu. Lacivert ona keza. Fayrap zaten her ne kadar “popülist edebiyat dergisi” diye geçiyorsa da fikir ve şiir dergisi. Değerlendirme dışı. Kırtıpil bir şeyler yapmaya çalışan gençler tarafından çıkartılıyor, ama onlar da çok orta sahada top koşturuyorlar. Fakat en azından olaya akademik açıdan yaklaşıyorlar, öykü eleştirisinden eser olmasa da. Sarnıç, bir öykü dergisi. Kanımca Türkiye’deki en iyi öykü dergisiydi İnan Çetin yönetimindeyken. Faruk Duman bayrağı devralınca dergiye bir şeyler oldu, çıtayı çok fazla düşürdü. Sarnıç’ın “Odak Kitap” bölümünde bütünsel olarak yazar ele alınıyor, öykü bazlı ilerlemiyor ve böylece eşsiz bir yer edinmekten ziyade aynının yansıması olabiliyor sadece. Son bölümdeki “Öykü Vitrini” ise tanıtımdan öteye gitmiyor. Dikkatimi çeken ise Odak Kitap yahut dosya konusu olarak seçilen kitapların nedense ya İletişim’den ya Doğan Kitap’tan ya da Metis’le Can Yayınları’ndan çıkıyor oluşu. Hep aynı yere bakmasalar keşke, başka dünyaların da olduğunu da görecekler. Sözcükler’in 39. Sayısında “Devlet ve Sanat” adlı yazısında Mehmet Serdar, sol edebiyatın artık sağı görmezden gelemeyeceğini söylüyordu. İsabetli ve hassasiyetli bir çağrıydı. Fakat o sınırlar kolay kolay da yıkılacağa benzemiyor. Konu çok dallı budaklı olduğu için konumuza dönüyorum. İtibar. O da aynı Fayrap gibi. Şiiri tahta yerleştirip öyküyü öteye itmiş, pek bir yoruma gerek yok. Mahalle Mektebi ise öykü konusunda iyi bir dergi bence. Fakat böyle olsa da aynı. Onda da yok. Eleştiri yok. Hiçbirisinde yok.

Boşluk bu kadar barizken ve editörler de buna kayıtsızken sanal alemde –muhtemelen hepsi gençlerden oluşan- bazı kişiler bloglarla ve sitelerle bu açığı kapatmaya çalıştılar. Bunlardan Karşılıksız İyilik, aralarında en süreğen ve kapsamlı olanıydı. Hemen her dergiyi ele alıyor, yerden yere vuruyorlardı. Fakat öykü eleştirisi konusunda, örneğin bir x dergisindeki y öyküsü için yazdıkları bir iki cümleden ötesine geçmiyordu fakat o da kıymetliydi. 2012’de fırtına gibi esip 2013’de yolculuğunu noktaladı. Fayrap ise internet sitesinde aynı şekilde dergileri genel olarak ele alıp eleştiriyordu, öykü yine yoktu. Edebiyat Mahkemesi ise tam da benim aklımdakini yapıyordu. Onlar da uzun süredir piyasada yoklar. Tenbel heyven ise ne idüğü belirsiz bir yapılanma. İnternet ortamında zuhur eden bu tip oluşumlar ise yazarları mahlasla yazdıkları için terbiye sınırlarını zorlayabiliyor ve sert bir üslup kullanarak aleni bir şekilde hakarete başvurabiliyorlar. Fakat elimizde başka bir seçenek olmadığı için onu bile görmezden gelebiliyorduk.

Netice-i kelam

Eleştiri kurumu bizim topraklarda tam yerleşmediği için –ki bence bunu geçirdiğimiz tarihsel evrelerde ve geçmişten koparılmamızda, dolayısıyla toplumsal kodlarımızda aramak lazım- öykü eleştirisi nerede diye bir feryat da kısır kalıyor, tabi ki farkındayım. Fakat benim bu konudaki naçizane önerim şu: Falanca dergide filanca sayıda yayınlanmış bir öyküyü ele alıp, yazanın üslubundan seçtiği konuya, karakteri işlemesinden tercih ettiği kelimelere, noktasına-virgülüne kadar her şeyiyle, olumlu ve olumsuz yönleriyle incelemek lazım. Yapılabiliyorsa yazarın önceki hikayeleriyle de karşılaştırılmalı ve onun ilerleyişi ve usturuplu –ve üsluplu- olup olmadığı, edebiyat alemindeki seyri tenkit edilmeli. Dergi ayrımı yapmadan. Yazar ayrımı yapmadan. Öyküye kıymet vererek. Her dergide her sayıda bir öykü eleştirisi çıksa edebiyatın üvey evladı öykü ne kadar da diri tutulur. Benim önerimse “usta” ve “ticari” ismi olan edebiyatçılardan ziyade orta kalem ve bu işe yeni başlayan arkadaşların öykülerinin ele alınması. Madem hepimiz edebiyat uğruna bir şeyler yapmak istiyoruz, buyrun meydan. Gerçi daha gönderdiği e-maile yanıt alamayan onlarca yazar adayı gerçeği varken bunu beklemem de biraz naif kalıyor ama ne yapayım. Ne yapmalı? İşte böylece dağdan aşağıya bir avuç kar topu atmış oldum. Yuvarlanıp büyür mü, taşa takılıp ölür mü; onu da zaman belirleyecek.

Tun Fanzin, Sayı 1
Ocak 2015

Ben hep içinizde yaşadım


Ben hep içinizde yaşadım. Şuurların çukurundaki kara batak, parmakların sıkısındaki saklı gazap benim. İstiklal Mahkemesi’nin gayrimeşru çocuğu ben, baş üstündekine kin bileyip boyna dolanan o ipim. Samanlıkta Kuran saklayan ihtiyara inen o dipçik benim. Ben, askerin gözündeki yaş, silahına sinen terim. Derviş Mehmet’in testereli bıçağından akan öfkeyim. Zehirim ben, uçaktan inip yeryüzüne sinen. Benim ruhum İskan Kanunu, Dersim’in kulağına fısıldanan o iğreti isim benim. Ve ben aynı zamanda Singeç Köprüsü’nden süzülen nefer kanıyım.

Kalemin başına inenKapı ve karanlık kurtlu çekiç, kağıda dolanan zehirli sarmaşık benim. Sağım solum belli olmaz; beslediğimle de zehirlerim. “Pırıl Pırıldır Moskova”diyeni oraya hapseden ben, Mehmedine mektup yazanı mahpus kılan tokmağım. Nuru zindanda zifir kılmaya çalışan kim sanıyorsunuz? Ben utanmam, ben sıkılmam. Tek kalemde Demirkırat’ı asan benim. Karaktersizim. Alkış tutan 147’yi kovan sinsi tebessüm de benim. Kindarım ben. Gah 33 kurşun sıkıp kışlasına geçen gah öteki 33’ü tarayıp inine kaçanım. Hülasa bitmez, Van ile Bingöl arasındaki 50 yıllık uzaklığım.

Ben saklarım, ben örterim. Esrârı boğan giz, mahfûzu vuran cellat benim. 79’un zemherisinde kara batıp kaybolan o siyasi dosyayım. Karlı Sokak’taki bombadan akan mürekkep, Ankara’nın ödenmemiş “namus borcu” da benim. Çatlak sesi sevmem. Çekiç Güç’ü namussuz belleyeni Beechcraft B200 King Air’la toprağa gömenim. Ufka bakandan nefret ederim. “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” diyenin kanındaki mütecaviz zehirim. Pirelenen  3310’u Diyarbakır’da müebbet susturup suçu Amed’e atan da benim. Ben size düşman dediğimi dost tutanım. Rapor doğuran raporların Susurluk’uğum. “Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” diyenlerin suratına çarpan siyah Mercedes benim. Ben ki Şişli’deki aghparikin yırtık ayakkabısının içindeki alacakaranlık, göklerin şifresini çözenlerin intihar nedeniyim.

Uçtuğu yere geceyi taşıyan kartaldan bozma karga benim. Ben, İstiklal’de seğirtip Rumu delik deşik eden Selanik imzası. Sekiz bin kollu ahtapotum. Ben çatıda pusmuş silah, Taksim’i öldüren otel kaydıyım. Maraş’a koşup seyyar piyangolaşan Zülfikar-kesiciyim. Ben yorulmam, ben durulmam. Madımak’ı kül eden perdenin müellifi de benim. Külüm ben köyden arda kalan. Adana’daki hakimin kalbindeki barut, mapus yatan şiirim. Hiç acele etmem. Şartları olgunlaştıran muntezir, bir ondan bir bundan asacağızdaki iradeyim. Diyarbakır’dan Mamak’a uzanan o demirparmaklık benim. Postmodern manifestoyum. Daracık odalarda örtüleri ikna çabasıyım. Dağlıca’daki askere saplanan yivli mermi, Uludere’de yere süzülen barutum. Ben ne 1 Mayıs’ta doğdum ne 3 Mayıs’ta; ikisinin ortasındaki o kara boşluk benim.

Üzerinde güneş batmayan yedi boğumlu zehirim. Pandora’nın zifirinde mahfuz mefisto benim. Ateş içindeki kadına “cadı” diye haykıran cahil kin, Avrupalı finonun dişinden süzülen Aztek kanıyım. Chiricahua’nun çadırından yükselen son duman işareti, Geronimo’nun umarsız çığlığı benim. Kudüs’ü çöl eden çan sesiyim. Müdeccen’e “Ululuğun doruğundan eziliş uçurumuna yuvarlanan bu halka acıyan yok mu?” dedirten pis kahkaha, doğduğunu öldüren veled benim. Pasta görünümlü kuru ekmeğim. Halkı milletleştiren sıcak giyotin, milleti halklaştıran soğuk çekicim. Anası White Man’s Burden, babası La Mission Civilisatrice olan piç veledim. Kafkas yolcusunun raydan mezarı, bîtap hilali nemrut haça emanet eden turuncu insafıyım. Berlin intiharında haykırılan Auschwitz çığlığı. Nehirlerden mürekkep akıtıp taş üstünde taş komayan da benim. 37’nin Urumçi’sindeki yalan vaad, Hoten Lop Camisi’ndeki yasaklılar listesiyim. Anlayamazsınız. Ben hem sizin giziniz hem de ayan beyan tezahür edenim.

MuğlakRuhtan ruha sirayet eden, ama hep aynı kalan kara nöbetim. Siyah da benim nefesim, beyaz da. Otobüs koltuğunu renksizleştiren benim. Jim Crow Yasaları’nın biricik yazarı, Lorraine Motel’in balkonundaki tüfek sesiyim. Güneşin yansıtamadığı ışık benim. Büyük Büyücü’nün beyaz pelerini ise benim bedenim. Hala düşünüyorsunuz, tabi ki tüm renklerim. İkiz Kuleleri çökerten gri duman, retinanıza yansımayan puslu hava; işte o benim. İki saniyede iki şehir yutan Sam Amca’nın atom çocuğuyum. Devrim Komuta Konseyi’nin Afrika Pazarı’nda verdiği son pozun negatifiyim. Fellik fellik aranıp da bulunamayan kitle imha silahı, Halepçe’nin şairine Kurban Bayramı’nda verilen hediye benim. Çünkü ben Kabil’in elindeki taş, Kabil’e yağan bombayım. Tunus’taki adamın bedeninde başlayıp tüm Arabı yakan ateş benim. Ben, Mısır havuzlarında hilal boğan suyum. Yakup’un torunlarına saplanan Romalı mızrak da benim, Kenan ilinden eksik olmayan bomba da. Hepsinden öte, ben, sırt üstündeki işkembeyim.

Benim adım yok. Ne milliyetim ne cismiyetim var. Beni balistik raporlarla tespit edemezsiniz, otopsim yapılamaz. Hukukunuzun üzerimde tahakkümü yoktur. Ben sizden önce de vardım, sizden sonra da olacağım. Oyunu başlatan o elmanın içindeki lezzet, bitiş parkurundaki İsrafil’in suruyum. Zaman parçacıklarınıza yayılmış o silüet benim. Ne çizgiselim ne döngüsel, evreni kutsayan o ruh benim. Ben sizim, ama siz ben değilsiniz.

Oğuzhan Dursun

Eylül 2012-Mart 2013

Edebiyat Ortamı, sayı 41

Baba adamdı babam


Saati belli bir memurdu babam. Ne zaman gideceği, ne zaman döneceği sekmezdi. Akşam vakti dönüş vakti ezberimizde olsa da o gelince hiç de heyecanla bekliyor olmazdık. Kardeşimle benim için dönüş sireni maçın bitmesiyle çalardı ya da ne bileyim oyundan sıkılmamızla, havanın kararmasıyla. Terli terli eve gelir, üşengeçlikten elimizi bile yıkamazdık. Babam bir kez uyarır, binbir bahaneler bulup gitmezdik banyoya. O da ikinci kez söylemezdi işte. Hep aynı sahneler birbirini tekrar ediyordu sanki. Memur evi de onların yaşamları gibiydi belki.

Yemekten sonraları ev geleneği olduğu için televizyon açılır, babam bizi salona çağırırdı. Kulak asmadığımızda bazen bizzat odamıza gelir, “Hadi” derdi, “maç izleyelim, çekirdek çitleyelim, sohbet edelim”falan. Çoğunlukla gitmezdik. Gittiğimizde de kısa sürede sıkılır, odamıza geri dönerdik. Kardeşim bilgisayar, ben kitap başına oturur, öyle de günü noktalardık. Babamın biz yatmadan çok önce televizyonu kapatıp yattığını bile ekseriya anlamazdık.

Bazen de nereden buluyorsa artık, eve bir oyun getirir, birlikte oynamamız için heyecanla bizi teşvik ederdi. O, annem ve biz. Tombala, kızma birader, okey. Biz beğenmedikçe yenilerini getirirdi. Getirirdi, ama bizim çoğunlukla “işimiz” olurdu akşamları.

bekleyişHaftasonları bazı bazı bir yerlere götürmek isterdi bizi. “Eminönü’ne gidelim, hem balık ekmek yeriz.” derdi mesela. Çok sıkıcı gelirdi bize. Niye gidelim ki? Sıkılırdık orada. Gitmezdik çoğu vakit. O da tek başına gitmeyi istemez, salona geçer, otururdu yine televizyon başında. Annemle gitmek istemezdi nedense ya da amacı yalnızca annemle gitmek değildi.

Nadiren de olsa, artık işten nasıl izin alıyorsa, okula bizi ziyarete gelir, hocalara durumumuzu sorardı. Hatırlıyorum. Utanırdık ondan, iyi hatırlıyorum. Teneffüste onu görecek arkadaşlarımızın bizi hanım evladı gibi düşünmelerinden ürker, bir an önce gitmesini ister, yanındayken de ya güç bela durur yahut bir bahane bularak fırlardık onun göremeyeceği kadar uzak bir bahçe köşesine. Oysaki o, Aykut’un dediği gibi “Baba adam.”dı.

Kardeşim Salih büyüdü, haylaz oldu. Babam onunla bir kez olsun yaramazlıkları hakkında konuşmadı. Sessiz bakışları sanki onu anladığını gösteriyor, hatta bu sükûnundan dolayı annemle tartıştıkları da oluyordu. Anneme göre umursamaz, mahalleliye göre pısırık, bize göre ise sıkıcı biriydi o.

Hiç unutmam bir gün rehberlik öğretmenimiz ebeveynlerimizin biz çocukları hakkında ne düşündüklerini öğrenmek istemiş, herkese anne-babasına yazdırılmak üzere ödev vermişti. Akşam ikisine de söyledim, birer de boş kağıt bıraktım yanlarına. Annem gelişigüzel iki üç cümle karalamışken babam dopdolu iki sayfa yazmıştı. Sabah kalktığımda masanın üzerinde buldum onunkini. İlk satıra baktım sadece. “Oğlum Nadir, adı gibidir.”yazıyordu. Gerisine bakmadan sıkıştırdım çantama ve okula götürdüm. Öylece de hocaya verdim zaten. Sonrasında ne yazdığını hiç merak etmedim, ta ki babam ölene kadar.

Bir şey olmaz diye doktora gitmediği öksürük yüzünden öldü. Akciğer kanseriymiş. O zamanlar kanser, asrın vebası. En çok da annem gözyaşı döktü. Ben yine çok ağlamadım, onu da hatırlıyorum. Kardeşim de sanki hiç umursamıyor gibiydi. Aslında yavaş ölüm olduğu için belki de alıştırmıştık kendimizi, ondan üzülmüyor gibiydik.

On dört yıl geçti babam öleli beri. İki oğlum var benim de şu an, daha doğrusu babamın iki torunu. Onların fıldır fıldır evde dönmesine, söz-senet dinlememesine ses edemiyorum. Dilimde prangalar var sanki. Karım her gün paylıyor beni, sesini yükselt diyor. Yükseltemiyorum. Memur değilim, ama susuyorum işte. Televizyonun karşısında yalnız başıma oturuyorken bazen, sanki o da tam yanıma kuruluyor, gülümsüyor. “Geldim baba.”diyorum, yine gülümsüyor.

 

Oğuzhan Dursun

Hayal Bilgisi, Sayı 9

Nisan 2013

 

Kilitli Şefkat


O salon hiç açılmazdı. Kapısının önünden geçtiğimizde ev içinde bir evdi orası. Mahremdi. Yasak ve ulaşılmazdı. Bir haddi aşılamayan. Kaf Dağı’ydı. Ancak misafir geldiği zaman anahtar sesini duyardık, Anka kuşu misali… Eve bir oda daha eklenirdi adeta. Ve değişirdi ev. Kalbini başkalarına açınca rahatlayan insan gibi genişlerdi.  Genişler ve başka bir şey olurdu. Tıpkı annem gibi.

Misafirler eve adım attıktan sonra bize “Oğlum, canım, kızım” diye seslenir, normal zamanlarda fellik fellik aradığımız ricalarda bulunurdu. Rica ederdi düşünebiliyor musun? Ancak politikacılarda olan o bir anda yükselip alçalan sesini bağırıp çağırarak kullanmaz, “Getirir misin” derdi mesela. Bizimle övünürdü hatta. Evet, evet, bizimle övünürdü. Biz de mutlu olurduk yahut döngüsel zamanda mutlu bir an yakaladığımıza sevinir, onu doya doya yaşamak isterdik. Ah o misafirler. Onlar gelince gözlerimiz kırk yıl zindanda kalmış, müebbet yemiş bir masum gibi ışıldardı. Masumduk değil mi ya?

Beni dövmeye güç yetiremediği için öfkelendiğinde küçük erkek kardeşime ve liseye giden kızkardeşime bağırır, çağırır, amansızca pataklardı annem. Çok çekti onlar, sebebi ben. Fakat çoğu zaman dayak sebepleri onlara mahsustu. Bakkala gitmemek için ayak sürüyen erkek kardeşiminin böğründeki oklava izleri ve “vurma anne n’olur, tamam gitcem.”diye yalvarmalarıyla eve mahpus kızkardeşimin evin tüm işlerini yapıp bir de istenilen gibi olmadığı için saçının başının yolunması bizim için alışıldık günlük hadiselerdi. Zaten “bahane” yok muydu? Çoktu. Her şey kusursuz, ama gerçekten kusursuz olsa da biz bilirdik ki bizim evde bu kelimenin karşılığı yoktu. Dayak farzdı. Ya pırıl pırıl parlatılan bardakların yanlış dizilmiş olması yahut, ne bileyim, okulda komşunun oğlundan düşük not alınmasıydı neden. Salondaki anne kimliğini böylece kaybettiğini fark etmezdi bile annem. Yahut bilir de umursamazdı. Evin içi önemliydi çünkü sadece. Elalemin salonda konuştukları… Elalem önemliydi. Salon önemli.

Alt komşumuz birkaç sefkatkez, “O güzelim kadını niye kızdırıyorsunuz?”diye paylamıştı beni. Sahi ya, niçin kızdırıyorduk ki annemi? Ona koşulsuz itaat etmediğimiz için mi? Yahut apaçık yanlışlarını görüp ürkekçe bunu yüzüne karşı söylediğimiz için mi? Veya kardeşlerimle aramızda bazen neşeli neşeli şakalaştığımız, sanki onu dışladığımız için mi? Sabahları fosur fosur uyuduğu ve her ne hikmetse her zaman hasta olduğu zamanlarda kahvaltı hazırlamasını beklediğimiz için mi? Derslerimizi hakikaten, o yokken, bu yokken, elalem yokken merak etmesini istediğimiz için mi?

O aslında öyle değildi. Salonda ne kadar farklı oluyordu dedim ya. O vakit “Anacığım” diyesimiz gelir, koşup sarılmak, “N’olur böyle kal.”diye ayaklarına kapanmak isterdik. Fakat hem biz bunu yapamazdık hem de o öyle olmazdı. Hem öylesi de çok arabesk olurdu. Fakat şefkate kilit vurması nedendi?

Bir Mart sabahı, annem öldüğünde açtık o salonu tekrar. Ölüm evine misafirler geldi. Öteki annemi doğuran misafirler. Yalandan üzülmeler, baş sağlıkları. Gittiklerinde bizzat ben kilitledim mahrem odayı. Sonra usûlen kırkını falan yaptık her ne kadar bunun dini bir vecibe olmadığını bilsem de. Annem olsa yapardı. Elalem yapmamızı beklerdi. O 40. gün de açtım salonu işte. Ve akşam ezanları okunuyorken yine kilitledim.  Kilitlemeliydim. Böyle görmüştük.

İşte tam da bugün, hiçbir neden yokken, misafir yokken, annem yokken, elalem dahi yokken açtım kilidi usulca, dışarıdaki bir baykuşun sesini duyduktan sonra. İçeri girdim ışığı açmadan. Karanlıktı. Kapkaranlıktı. Etrafta hala o vardı. Hissediyordum. Sesi salondaydı.  Duyuyordum. Gitmemişti biliyorum. Anka’nın çığlığını duyan kardeşlerim, sanki ben söylemişim gibi ardımdan girdiler salona usul usul. Ve ürkekçe. Ama üzgün, ama sessiz. Fakat korkar gibi.

“Abi iyi ki öldü di mi?” dedi küçük erkek kardeşim, pat diye. Daha on bir yaşında. Kin mi tutmuş kalbi ne?

Yanıt vermedim. Başımı bile çevirmedim.

“Saçma sapan konuşma.”dedi daha duygusal olan kızkardeşim, “O bizim annemiz.”

Yine yanıt vermedim, ama bu sefer başımı ondan yana çevirdim. Hafif nemlenmiş zeytin gözlerine baktım. Karanlıkta parlıyordu göz bebekleri. Annemin gözlerine benziyordu. Burnu ağladığında kızarırdı. Yine kızarmıştı. Bilmem kaç dakika öylece birbirimize bakadurduk. O belki bir şey demek istiyor, söyleyemiyor; ben bir şeyler düşünüyor, söylemek istemiyordum.

“Zaaahiiiddd!” diye bir bağırtı geldi ötelerden.

Hepimiz o yana baktık. Yan apartmandaki Canan teyze, oğluna bağırıyordu. Annem gibi. Döndüm arkamı, bir kolumla birini, diğeriyle ötekini salondan dışarı sürükledim.

“Hadi çıkın,” dedim, “Annem yok artık!”

 

Oğuzhan Dursun

Edebiyat Ortamı, sayı 38