Yüzüme baktı. Bir şey söyleyecek gibi gözlerini hızlı hızlı kırptı. Dudakları da kıpırdadı sanırım. Fakat ne olduysa az evvelki hareket, yerini ölgün bir sessizliğe bıraktı. Göz kepenklerini yarıya kadar indirip sadece burnundan nefes almaya başladı. Yine konuşmadı.
***
Hep yeni bir şeyler bulur, hizmetçisinden yönetmen tanıdıklarına kadar herkesle paylaşır, eleştiriden hiç gocunmazdı. Oluşturduğu düğüm çerçeveleri, dekupajları yeniden kurgular, saplantı halinde günlerce-gecelerce düşündükten sonra ancak perde açardı. Konuşurdu. Korkusuzdu. Bir edebiyat şaheserini sinemaya uyarlayacağını söylemesi böylesi bir çene düşüklüğü vaktindeydi. Göz bebeklerindeki heyecanı hatırlarım. Biz yine başaramayacağını düşünmüştük. Aktarmasıydı Yorumlamasıydı hep zor işlerdi. Herhangi bir konuyu jest ve mimiklerle anlatacak kadar yetenekliydi belki, bu yüzden bizden hep bir adım öndeydi, ama sözlerin cümbüşünden bahsediyorduk. İmkansızın sınır hattındaydı bize göre. Filmi konuştu, biz sustuk.
***
“Dostum, sana Faust’u okumamı ister misin?” Yarıya indirilmiş göz perdelerini biraz kaldırdı. Fakat ne kabul etti ne de reddetti. Gözlerinin hafif nemlenmesini onay işareti olarak yorumladım. Faust’u çok severdi. Gelişigüzel bir pasaj okumaya başladım.
“Günün adamı: Gelecek nesillerden bahsedilmesi kadar can sıkıcı bir şey yoktur. Bugünkü nesil eğlence istiyor. Onların hoşuna gidecek söz söylemesini bilmeyen sanatkar ne işe yarar? Duyguları, hırsları, heyecanları, hayalleri coşturmasını bilmeyenler, kalabalıkları çekemezler. Deliliği de kadro dışında bırakmadığınız takdirde halkın gazabından emin olursunuz.
Müdür: Hareket! Kafi derecede hareket olmalı. Seyre gelenler, düşünmek değil görmek isterler. Seyircinin gözleri önünden, ağızlarını açık bırakacak kadar çok şey geçirdiniz mi, muvaffak oldunuz demektir. Kalabalığı ancak kalabalıkla avutabilirsiniz. Herkes kendisine yakışanı seçer. Ortaya çok şeyler döken, çok kimseleri tatmin etmiş olur.”
Yerinde kıpırdandı. Gözlüğümün üstünden şöyle bir baktım. Öksürdü. Kalkar gibi yaptı. Hemen okumayı kesip elimi uzattım. “Dostum bir arzun mu var?” Sorularım sanki onu daha da sessizleştiriyormuş gibiydi. Yine hareketin yerini dinginlik aldı. Sesin boğazını sıkıp öldürdü.
***
Dört yıl önce çekilmeye başlanmıştı sesli filmler. O ise sizin şimdilerde “Büyük Bunalım” dediğiniz şeyden sonra yatağa düşmüştü. Fakat hiçbir zaman bunalımının asıl nedenini anlayamadık.
Sessiz Dönem’in en gevezesiydi o. En hareketlisi. En cesuru. 27’de ilk sesli belayı çektiklerinde istikrarlı duruşunda hiçbir değişim olmamıştı. Bunun gelip geçici bir moda olduğunu söylemiş, hareketin temsiliyet gücünü, jestlerin-mimiklerin zihinde oluşturduğu etkiyi sesin asla alt edemeyeceğine inanmıştı. Bizi de inandırmıştı ne yalan söyleyeyim.
Kendisiyle konuşan gazetecilere kahkahalar eşliğinde, vücut diliyle, yüksek perdeden çıkan sesiyle geçmişten ve sessizliğin kalitesinden bahsediyor, öngördüğü geleceği ayrıntısıyla anlatıyordu. O kadar kendisini kaptırıyordu ki röportaj yapan adam araya girip yeni sorularla konuyu farklı bir mecraya çekmek için an kolluyordu. Konuşuyordu. Neşeliydi. Konuşuyordu.
O yıl bu yeni teknolojiyi kullanan gençlerin imza attığı muazzam fiyasko onu gülümsetmeye yetmişti. O zaten hep haklı olurdu. Aradan zaman geçti. Ertesi yıl filmlerinde sesi kullananların sayısı artmaya başladı. Rusya’dan, Amerika’dan haberler geliyordu. Hatta Almanya’dan. O ise bunu hiç umursamıyor, hepsinin tükürdüklerini yalayacaklarını söylüyordu. Sonra kahkaha atıyordu. Zaten hep konuşuyordu. Karısı 13 Mart gemisine binip Albay William’la Amerika’ya kaçtığında dahi umursamamıştı.
***
Gözlerini bana dikmiş bakıyordu. Ben de gülümseyerek mukabelede bulundum. Derin bir hırıltı geldi boğazından. Endişelenip ona doğru eğildim. Eliyle durdurdu. Tepki vermesine şaşırmıştım, kalakaldım öylece. Dul kızına seslenip su getirmesini rica ettim. Tetikte bekliyormuş gibi hemen getirdi. İki kolu yorgandan dışarıda duran babasının başını okşayıp bardağı dudaklarına götürdü. Baştan mızmızlansa da bardağı yarısına kadar içti.
***
Derken işte o bildiğiniz felaket geldi. Gazeteler, işsiz kalanların fabrikalar önündeki protestolarını, grevleri bahane bilip lokavta dönen patronları, politikacıların sağduyu bildirilerini ve iktisatlı davranma çağrılarını yazıyor, günaşırı büyük bir olay duyuluyordu. Artık öyle bir hal almıştı ki herkes korkuya kapılmış, hiçbir şey yapmak istemiyor, evine ekmek götürmeyi tek vazifesi biliyordu. Fiyatlar tavan yapmış, karaborsa patlamıştı. Sıkıntı her yere nüfuz etmişti. Sinema da buna dahildi.
O sene o da paraya ihtiyaç duymuş, yapım şirketlerine daha sık gider olmuş. Eski dostları, ona tapan insanlar böyle bir atmosferde yeni bir film çekemeyeceklerini söylemişler. Başka kapıları da denemiş. Fakat nereye gittiyse herkes ekonomik sıkıntıdan bahsetmiş, yeni bir filmin masrafını karşılayamayacaklarını söylemişler. Yerinden duramazdı o. Giderleri azaltmak için B filmi hatta kısa metrajlı çekme teklifinde bulunmuş. Bunlar dahi reddedilmiş. Aç-susuz kalmamıştı belki, ama maddi sıkıntı ile debelendiğinden emindim. Buna, kızına cehennem azabı yaşatan damadına boşanması karşılığında verdiği yüklü meblağ da eklenince iyice sıkıntısı artmış olmalıydı.
Fakat onu derinden yaralayan bu değildi. Dünya Savaşı’nda açlık çekmiş bir komutandı o. Hayır! Onun ruhunu mengeneyle ezen başka bir şeydi.
Sinemacıların toplandığı salonlardan birisinde oturuyorduk. Dışarıda yağmur vardı. O, ben ve birkaç sinema ehli siyah bir masa etrafında konuşuyorduk. Aslında o gün bile neşeliydi. Tamam eskisi gibi değildi belki, ama sohbeti oradan oraya kaydırma yetisine hala sahipti. Derken, yan masada oturan birisi –ismini vermek istemiyorum çünkü buna asla inanmazsınız- yeni çekilecek bir filmden bahsetmeye başladı. İster istemez algımızı tetikledi. Ağızlarımız bizim masada, kulaklarımız yandaydı. Çekilecek filmde yönetmen asistanı olan o zat, henüz öğrendiği birkaç yeni tekniği muhatabına ballandıra ballandıra anlatıyordu. Konuşma ilerleyince o kişinin sesli film çekilecek ekipte yer aldığını anladık. Bir gök gürültüsü duyduk dışarıda. Gayriihtiyari cama baktık. İşte tam o an, bizimkinin suratından pılını pırtını toplayıp kaçmakta olan neşesini gördüm.
Beklemediğimiz bir hareket yaptı. Sandalyesinde yan dönüp, babacan bir tavırla,
“Hangi stüdyoda çekmeyi planlıyorsunuz?”diye sordu. Sesinde sadece merak vardı yahut biz öyle düşünmüştük.
Genç, şaşırıp döndü. Aslında ilgi karşısında biraz da memnun olmuşa benziyordu.
Gururla, “Wallerstein”dedi.
“Wallerstein mı!” diye çığlık attı bizimki. Yüzünde, herkesin fark edemeyeceği bir şeyler değişti. “Emin misin?”diye ekledi.
Karşısındaki, “Bayım, lütfen, hakaret ediyorsunuz!”diyerek dravdan ciddileşti.
Hiçbir şey demeden masamıza tekrar döndü. Biz de zaten konuşmuyor, onları dinliyorduk. Sonra ayağa kalktı, ayrılmak için izin dahi istemeden –ki normalde yapardı- bırakıp gitti. Kalakaldık. Hiçbir şey anlamadım. Fakat emin olduğum bir şey var ki suskunluğunun miladı o gündü.
***
Gözleri tavana bakıyordu. Gülümsemeye başladı. Öksürüp boğazını temizledi. İki elini birleştirip tanrıya yakarır gibi kendi kendine bir şeyler mırıldandı. Sonra karşısındaki duvara asılmış olan ve en altında “Wallerstein Stüdyoları” yazan son filminin afişine bakarak gülümsedi. Bize döndü. Yine gülümsedi. Ne zamandır onu böyle görmemiştim. Kızı, alnında beliren boncuk boncuk terleri siliverdi. Kızcağız, elini tam çekmişti ki biricik babası öksürük nöbetine tutuldu. O halini bir vahamet olarak yorumlayan kız acele acele –kimdi hatırlamıyorum- birini çağırdı. O ise yatakta, sağ baş parmağını dudaklarına götürüp “Bağırmayın! Susun! Dinleyin!” dedi. Kesik kesik, yıllanmış ve kısık bir sesle. Bundan sonra üzerine bir sekinet hali çöktü. Eli usulca göğsüne düştü. Gözlerinin perdesi yavaşça indi. Odayı bir sükûnet kapladı.
***
Ölümünden beş yıl sonra kendisi gibi sesli belayı küçümseyen Charlie’nin bile sesi kullandığını duysa ne derdi acaba. Claire’ın sesli filmlerde rol aldığını. Pudovkinleri, Eisensteinları. Hiç bilmedi. Belki böylesi daha iyiydi onun için. En azından sessiz bir frekansta aynı dili konuştuğunu sandığı meslektaşları vardı yanında.
***
Hiç konuşmadığı kadar sustu.
Dünyanın Öyküsü, Sayı 9


Ahşap kapı aralandı. Rüzgar, sanki dışarıdaki soğuktan kaçıyormuş gibi hemencecik içeriye süzüldü. Bütün odayı aceleyle tur attı. Onun ardından bir göbek, salına salına içeriye daldı.
“Nasıl olmuş?” dedi.
kurtlu çekiç, kağıda dolanan zehirli sarmaşık benim. Sağım solum belli olmaz; beslediğimle de zehirlerim. “Pırıl Pırıldır Moskova”diyeni oraya hapseden ben, Mehmedine mektup yazanı mahpus kılan tokmağım. Nuru zindanda zifir kılmaya çalışan kim sanıyorsunuz? Ben utanmam, ben sıkılmam. Tek kalemde Demirkırat’ı asan benim. Karaktersizim. Alkış tutan 147’yi kovan sinsi tebessüm de benim. Kindarım ben. Gah 33 kurşun sıkıp kışlasına geçen gah öteki 33’ü tarayıp inine kaçanım. Hülasa bitmez, Van ile Bingöl arasındaki 50 yıllık uzaklığım.

